Ben daha adımı bilmezken, karanlığın derinliklerinde işleniyordu kaderim. Kimsenin görmediği yerde bir göz vardı; gören beni. Değerimi bilmezken biri, bir kalıp asi taşken, sabırla yavaşça yontuldum. Çünkü en güzel heykeller, henüz yontulmamış taşlarda saklıdır. Ben kilim, ama kudreti sonsuz olan bir Çömlekçinin avuçlarındayım. Topraktanım, ama içimde göğün hazinesi taşınır. Çatlaklarım utancım değil; ışığın sızacağı yerlerdir. Ve bir gün, “Ol.” dediği gibi ışığa, bana da “Ayağa kalk.” diyecek. Karanlık beni yutamayacak. Çünkü ışık, karanlığın ortasında daha çok parlar. Dağlar yerinden sökülse de, denizler öfkeyle köpürse de, geri çekilmeyeceğim. Sığınağım taş duvarlar değil, Tanrı’nın hamurundan mağrur bedenim olacak. Ben bekçiyim. Uyuyanların uykusunu korumak için gecelerimi sabaha emanet edenlerdenim. Bir can eksilmesin diye kendi rahatından vazgeçenlerdenim. Çünkü iyi çoban, sürüsünü sayıyla değil, ismiyle bilir. Ve bana “Kardeşin nerede?” diye sorulduğunda başımı eğmeyeceğim. “İşte burada,” diyeceğim , “Yükü omzumda, adı yüreğimde.” Sen nereye gidersen, umut da oraya yürüsün. Kış ne kadar uzun sürerse sürsün, çiçek açmayı bilen bir bahar vardır. Çünkü sevgi, aşk denizine dökülen güneşin kurutamadığı nehirdir. Kalpten kalbe damlayan. Ve biliyorum… Beni yarım bırakan dünya olabilir, ama beni yaratan, başladığı işi yarım bırakmaz. Bir gün çekiç susacak, toz yere çökecek ve insanlar yalnız taşı değil, taşın içinde saklanan eseri görecek. Ve kaybolduğunda, olduğun yere ait hissetmediğinde, sana ait bir şey kalmadığında, Tanrı’nın saatleri bitmek bilmediğinde, Hatırla ki: Tanrı sonra “Işık ol.” dedi. En güzel manzaralar, karanlığa mahkûm kuytu köşelerden çıktı.

Bir yanıt yazın