Müthiş bir can sıkıntısı… Bir hikâye yazmak için en uygun ruh hali bu olmalıydı. Geçmişten, pek de sıradan olmayan bir günü anlatmaya niyetlenmek, giderek artan baş ağrılarının yerini o huzurlu günlerden biriyle değiştirmek veya yanında olmak istediği insanı en iyi bu şekilde tarif edebilmek… Bunların tamamı aylardır başlamak istediği hikâyenin gözle görülür sebepleriydi. Fakat herkesten sakladığı bir sebep daha vardı: Şuursuz bir düşünceye kapılmıştı son zamanlarda. Erken öleceğinin tasavvurunu yapıyordu. Erken ölmek… Kendisine sorsanız ortalama bir yaş tayininde bile bulunamazdı. Erken ölmek işte, bunun geçi mi olur? Fakat belirtelim ki ölmekten korktuğu falan yoktu. Kendisi için en azından… Yakınları elbet üzülürdü. Yakınlarının üzülecek olması kendisini de üzerdi. Tabi öldükten sonra bunun bir önemi olmayacağını biliyordu. Olsun, yine de üzerdi.
Ardında hatırı sayılır bir şeyler bırakmak istiyordu hikâyeyi yazacağı zamanları düşlerken. Hatırı kalır şeyler… para, mal, mülk? Asla… Hiç sahip olmadığını düşündüğü şeyleri nasıl ardında bırakmak isteyebilir ki? Hatırını saymadığı neyi bırakabilir ardında? Oysa bir hikâye öyle mi? Sahip olacağı yegâne varlık, hatırı kalır tek şey… Tamamına hakim hatta sahibiydi hikâyenin. Tek yapması gereken masanın başına oturup diğer insanların da hakimi olacağı formuna kavuşturmaktı. Hatta daha da ilginci; ‘şimdiye kadar benimdi, alın artık sizin’ demekti insanlara, sahip olduğu bu yegâne varlığı yeni formuna dönüştürerek. Zira çok iyi biliyordu ki bu hikâye yeni ve kalıplı formuna kavuştuğunda sahipleri başka başka insanlar olacaktı. Belki öldüğünden bile haberdar olmayacaklardı bu hikâyeyi okuduklarında. ‘Vay be, herif ne hikâye yazmış’ bile demeyeceklerdi. ‘Harika bir hikâye olmuş, tam beni anlatıyor.’ diyeceklerdi belki. Ama asla onun ismini seslendirmeyeceklerdi. Ardından hatırı sayılır bir şeyler bırakmak, üstelik aidiyeti artık onda olmayacak bir şeyler bırakmak… Gerçekten ismini yazmaya değer miydi bunun için? “İsmimi okusunlar veya okumasınlar, değer mi böcekler beni yerken buna?” Belki yakınlarına ulaşırdı birkaç yaştan kendini bilmez okur da acılarını tazelerdi bu hikâyeyi tebrik etme bahanesiyle. Ne kadar zaman sonra gelselerdi tazelenmezdi acaba acıları yakınlarının? “Vasiyet mi bıraksam, ben öldükten yıllar sonra ismim yayımlansın da öyle bilsinler bu hikâyeyi kim yazmış diye” …
Talihsiz yazarımızın baş ağrıları coşuyor, ruhunu sıkıştıran çember iyiden iyiye daralıyordu. Kendini bildi bileli bir bıçağın sırtında yaşamıştı hayatı. Ne vakit ruhunun kırılgan yanları bir simya içerisinde hapsetse onu ayakları kayar, bıçağın ağzına sürüklenirdi. Hayata ve getirdiklerine lanetler savurur, ardı arkası gelmez kâbus nöbetlerine girerdi. Yaşamaktan zevk almasına olanak sağlayan her ne varsa bir anda yapayalnız ve çepeçevre buhranla bırakır giderdi onu. Hayat, onun için mevsimlerle paralel işleyen; kar için kışın, yağmur için baharın gelmesi gerektiği gibi iyi hissetmek için her sonbaharda yerini ızdıraba bırakacak bir aşkın var olmasıydı. Talihsiz yazarımız, bir hayatın nasıl olmaması gerektiğini hem çok iyi biliyor hem de dibine kadar tecrübe ediyordu.
Zorlukla yazdı ilk cümleyi. Başlığa gerek yoktu, ‘hikâye’ demek yetecekti onu soranlara tariflemek için. ‘3-5 satırla hayatı hayattan kopuklara anlatma çabası’ yazamazdı ya başlığa.
“Vasiyete başlığı eklerim belki, benim adımla birlikte onu da öğreniverirler.”

Yorum bırakın