Sert bir rüzgâr, kalbimin duvarlarına çarpıyordu. Kulaklarımda
acı bir ses, “ Boşluk her şeyi kaplar. Tozlu bir örtü veyahut bir sis bulutu
gibi.” Kayboluyordum o boşlukta. Belki de çoktan kaybolmuştum. Adeta kontrolümü
kaybediyor, kendi hikayemin figüranı hâline geliyordum. Etrafıma bakıyordum.
Tanıdık bir yer, bir yüz, bir iz arar olmuştum. Bulamayacağımı bile bile
arıyordum. Bir umut işte…

  Etraf toz duman
olmuş, kimsem de kalmamıştı. Hani vardılar da yoktular. Böylesi daha da kötü
değil mi? Belirsiz hâlleriyle kafamı karıştırıyor, beni iyiden iyiye yok
ediyorlardı. Öyle ki kendimi bir hayalet gibi hissediyordum. Ne varlığım
belliydi ne de yokluğum. Ben de bilemiyordum kim olduğumu, nerede olduğumu.
Görüş açım giderek azalıyordu. Yalnızlığa bir adım daha yaklaşıyordum. Nereye
baksam sis bulutlarını görüyordum. Sislerin arasında gölgeler vardı. Ama
hiçbiri bana bakmıyordu.  Öylece sırtlarını
çevirmişlerdi. 

  Şimdilerde sislerin
arasına karışan bir hayalettim. Görülmez, duyulmaz olmuştum. Hiçbir detayı
unutmazken gün geçtikçe unutuluyordum. Hatırladığım ölçüde unutuluyordum. Parça
parça siliniyordum anılardan. Ruhumdaki sızılar artıyordu. Hayat terazisinin
iki tarafı da ağır geliyordu. Hep de altında kalıyor, kırılıyordum. Bu denli
kırılganlık, ruhuma da dünyaya da fazla geliyordu. Öylece geziniyordum adına
dünya denen yerde. Belki de hiç fark edilmeyecekti yokluğum, yok oluşum. Sahi
varlığı hissedilmeyenin yokluğu fark edilir miydi?

  Her yeri sis
kaplamış, ortalık süt liman sinyali veriyordu. Görünen o ki bu hayalet sis
bulutlarına karışacak, hepten unutulacaktı.

  Dipnot: Şans yine
yüzüme gülmemişti. Artık ben de bir hayalettim. Ancak Sevimli Hayalet Casper
gibi tanınmamış, sevilmemiştim. Zaten 
hep unutulmaktan hayalet oluvermiştim ya.

 


Yorum bırakın