Metronun gürültüsünden muzdarip, sessizliğin gelmeyeceğini bilerek çıkıyorum merdivenlerden. Gökyüzü göründü. Ankara havası ya bu, “gri” olmak zorunda.

Etrafta yine bir sürü insan… Oturuyorum. Karşımda kocaman bir cadde ve yaya geçidi var. Kalabalık bir grup arabalar için kırmızının yanmasını bekliyor. Ve işte yandı. Hepsi aynı anda, askeri bir nizamla karşıya geçiyor. Bu görüntüyle birlikte beynime düşünceler üşüşmeye başlıyor: İnsanlar böyle yürürken hiç de insan gibi değiller. Metro kapısının aniden açılmasıyla herkesin birden içeri doluştuğu anlarda da öyle. O uyumlu adımlar… O adımlar onları birey olmaktan çıkarmış. Onlar artık tek bir makineyi oluşturan ufak parçalar, oyunların içindeki sıradan karakterler… Ya da robotlar, ne bileyim iradesi başka herhangi bir varlık tarafından yönetilen canlılar… Müdürü, işi, o telaşı ona veren bir varlık tarafından yönetilen canlılar…

Sonunda geçtiler karşıya. Şimdi yeniden yavaş yavaş birikiyorlar yaya geçidinin başında. Gökyüzüne tekrar bakıyorum. Binalara, sonra caddeye. Ankara’nın merkezindeyim. Herkes Ankara’nın bir ruhu olduğundan bahsediyor. “O ruhu tadamazsan burayı sevemezsin.” diyorlar. Ama herkes de seviyor. Gerçekten seviyor mu? Buranın “ruhunu” hissediyor mu? Yoksa sosyal medyada sürekli gördüğümüz Ankara paylaşımları ve müzikleri burada yaşayan insanların sevdiklerini düşünmesine mi yol açıyor? Belki de bazıları her zamanki gibi popüler bir düşünceyi dillendirmeden yaşayamıyorlar ya da ona karşı çıkmaktan korkuyorlar. Mesela benim gibi oturup da arkadaşını bekleyen, telefonda konuşurken sürekli gülen şu kadın da Ankara’nın ruhunu hissedebiliyor mu? Ya da mağaza girişinde bekleyen şu güvenlik? Hepsi hissediyor mu yani?

Hem, tüm şehirlerin bir ruhu yok mudur zaten? Neden hep Ankara’nın ruhu konuşuluyor?

Peki ben hissedebiliyor muyum? Bu şehrin ağır ve gri havasını başka bir şehre gitsem bile hislerimle anımsayabiliyor muyum? Hissedebiliyorum. Çünkü oldum olası gri, depresif şehirlerle bağ kurdum. Onları sevdim.

Yoksa popüler olan bir görüşe karşı çıkmaya mı çekiniyorum ben de?

Gri, ağır ve depresif… Tabii ya… Erzurum’dan geldim ben. Erzurum çok daha gri, depresif, karanlık ve soğuk. Bu yüzden Ankara’nın grisi eksik geliyor bana. Böyle anlarda Erzurum’u özlüyorum.

Şehirleri düşünüyoruz madem: Bu şehirlerden daha farklı nereyi gördüm? Griden farklı neler gördüm? Antalya geliyor aklıma. Parlak bir güneş, eğlenen cıvıl cıvıl insanlar, yine güneş kadar parlak masmavi deniz, tezgahlardaki renkli kumaşlar… Güzel, güzel ama orası benim bağ kurabileceğim bir yer değil. Oradan ayrılınca orayı sadece duyularımla hatırlarım, hislerimle değil. Antalya diyince bir manzara geliyor gözümün önüne. Ama sadece somut bir manzara. Gerçeklerden uzak bir manzara. Sabahın erken saatlerinde sıcacık yatağından kalkıp da buz gibi havaya rağmen ekmek parası kazanmaya çıkan baba yok o manzarada. Çok uzaktan bile fark edeceğiniz yorgun bir yüz yok, siyah ve kalın montlar yok orada, renkli ve incecik kumaşlar var. Aldatıcı bir manzara var. Hem ben Rus edebiyatı seven insanım. Ne işim olur Antalya’yla?

İşte yine birikti bir sürü insan. Yine geçiyorlar. Yine gidiyorlar bir yerlere. Ne yapıyorsunuz? Aklınızdan neler geçiyor? Nereye gidiyorsunuz gerçekten? Yürüyorsunuz. Siz yürüdükçe derslerde gördüğüm; ezberleyip, unutup tekrar ezberlediğim tüm o kas yapıları geliyor aklıma. Onların nasıl mekanizmalarla çalıştığı geliyor. “Bacaklarımızın sarf ettiği tüm bu efor ne için?” diyor musunuz? “Bu hayatı yaşamak için sürekli enerji harcayan tüm bu hücrelerin amacı ne?” diyor musunuz? Ya da sizin hayattaki amacınız tüm bu emeği hak eden cinsten bir amaç mı? Organlar, sistemler… Ve tüm evren. Bunların hepsi siz işinizden asgari ücret kazanasınız, okulu bitiresiniz diye mi var? Bunlar sizi gerçekten tatmin ediyor mu? Beni etmiyor, etmiyor ya ondan size soruyorum. Ben tüm bunlara değecek bir amaç bulamıyorum. Üzülüyorum bu kadar mükemmel bir sisteme mükemmel bir amaç bulamadığım için. Hiçbir amaç, evrendeki hiçbir amaç bana yeterli gelmiyor.

Şimdi birkaç saniyeliğine insanlar çekildi gözümün önünden. Antalya geldi tekrar aklıma. Az önce neden o kadar öfke hissettim ona karşı? Neden ondan nefret ettiren düşünceler sardı zihnimi? Biraz haksızlık mı ettim ne? O kadar da uzak değildi sanki benim ruhuma. Falezden akan şelalenin yüzümde bıraktığı serinlik çok güzeldi. Sahil kenarında şarkı söyleyen o grubun müzikleri zihnimde sesten öte bir hisle barınıyor. O grubun söylediği şarkılar sahildeki insanların kalbinde gerçekleri uyandırıyordu. Herkesin gerçeği soğuk havada ekmek parası kazanmak değil ya? Oradan bayılarak aldığım deniz kabuğu kolye de boynumda şimdi. Bana iyi hissettiriyor. Sanırım gerçekten haksızlık ettim. Ruhumun binbir çeşit yanı var. Antalya elbette bu yanlardan biriyle bağ kurabilmiştir.

Gözüm yine yaya geçidine kayıyor. Kayıyor çünkü oradaki insanların içinden tanıdık birini görmeye çalışıyorum. Kaç kere geçtiler bu esnada karşıdan karşıya? Onların sadece yürümesi nasıl düşünceler uyandırdı bende?Sonunda gördüm. Düşüncelerimi bir kenara bırakıp ayağa kalkıyorum ve “Buradayım.” diyerek el sallıyorum. “Niye geciktin?” diyorum ama iyi ki biraz gecikti de hakkını yemeden hallettik Antalya’yla aramızdaki sorunu.

Yorum bırakın