Dağların arasından gelen rüzgâr, eskimiş pencere perdesini bir kez daha havalandırdı. İçerideki odada tahta bir masa, yarısı boşalmış bir defter ve bir kupada soğumuş kahve dışında pek bir şey yoktu. Masa başında oturan adam yaşı, kaybın ağırlığıyla gençliğini unutmuş gibiydi. Parmaklarını deftere dokunduruyordu, sanki kelimeler değil hatıralar dökülecekmiş gibi. Adı Aras’tı. Onu son gördüğünde eylüldü. Havanın hâlâ sıcak ama gökyüzünün artık daha uzak olduğu zamanlardan biri. İkisi de sustukça birbirlerini daha iyi duyuyor, konuşmamaya başladıkları yerde aslında birbirlerine daha çok yaklaşmış oluyorlardı. O gün kız kekik toplamıştı. Yamaçlardan, çıplak elleriyle. Aras’ın cebine birkaç tanesini sıkıştırmıştı vedalaşırken. “Kokladığında beni hatırlarsın” demişti.

 

Kokladı. Aylarca.

 

Ama sonra… sonra onu kaybetti. Ne bir mezar ne bir veda. Sadece boşluk. Sanki biri bir şarkının ortasında müziği kesmiş, o da o sessizlikte çırılçıplak kalmıştı. O günden sonra Aras kimseyle konuşmadı. Kasabadakiler ona “dilsiz aşık” diyordu. Her sabah dağa çıkıyor, o eski yamaçları dolaşıyor ama kekik bile toplamıyordu artık. Çünkü kekik onun kaybının diliydi. Çünkü artık o kokuyu taşıyamayacak kadar yorgundu.

 

Yıllar geçti. Aras yaşlandı. Ama bir defter dolusu satırda hâlâ onu anlatıyordu. Bir daha dönmeyecek olanı. Şarkılar gibi. Sadece onun duyduğu, sadece onun bildiği, ama kimsenin tam olarak anlayamadığı bir aşk gibi. Ve sonra bir gün kasabanın küçük mezarlığında adı yazılmamış bir taşın önünde bulundu. Elinde bir tutam kekik gözleri kapalıydı. O gün rüzgâr çok hafifti. Belki bir fısıltı taşımıştır belki bir şarkının son notası. Belki de yalnızca aşkın gizemi…

Yorum bırakın