Dağlar vardı. Eteklerinde ölü evler küskün aşıklar gibi sırtlarını dönmüşlerdi birbirlerine. Her birinin duvarları kocaman kayalardan örülmüştü. Taşlar olabildiğine farklıydı. Keskin kenarları vardı taşların. Günümüzün prizmatik, matematiksel tuğlalarına hiç mi hiç benzemiyorlardı. Keskin kenarlar bir tavır mı demekti? Belki bir duruş yahut karakter… Her birinin kendi perspektifi olduğu muhakkaktı. Ah şu modern zamanlar, insanları aynılaştırdığı gibi evleri de aynılaştırdı.
Çatlakları vardı sonra. Karıncaların, bazı geceler düşünce suretiyle beynimizi kemiren örümceklerin yuvasıydı. Kimi çatlaklardan baharın kızları minik filizler büyümüştü. Hangi tuğlanın arasına böylesine zengin bir yaşam sığardı. Peki ya sığacak olsa bizim çimentolarımız buna izin verir miydi?
Duvarlarının katmanlarına böylesine anlam yüklediğimiz şu ölü evlerin, ocakları tüterken; içlerinde ne gizler sakladığını ne yaşanmışlıklar biriktirdiğini nerden bilebilirdik ki?
Kışları sıcak yazları serin olurdu taş evler. Dışarının keşmekeşliğine tezat, içindekilerini korumaya ant içmiş askerler gibiydiler. Tabi soğuk olurdu dağların havası. Peki ya yazları: güneş yeryüzüne inmiş gibi hissettirdi. İşte tüm bunları kapının önünde bırakır öyle girerdiniz içeri. O ahşap kapıyı tüm gıcırtısına rağmen kapatınca arkanızdan ne bulutlardan kurşun gibi dökülen yağmurlar ne göğün bağrını yırtan şimşekler ne de ağaç gölgelerini canavara çeviren ay ışığından korkardınız. Yanan ocağın sıcaklığı vururdu yüzünüze muhtemelen. Kesin fokurdayan şeylerin kokusu vururdu burnunuza. Kimi zaman çorba, kimi zaman çay, çok şanslıysanız aşure belki… Aşure ne çok yakışır bu evlere. Onca bambaşka nimetin, böylesine ahenkli lezzeti; onlarca taşın- sivri köşelerine rağmen- bir araya gelip oluşturduğu yuvaların içinde hayat bulmasından daha şiirsel ne olabilir ki?
Evin kalbiydi ocak. Bazen ateşi harlardı babalarımız, bazen anlatılan masalları, bazen de ışığıyla devleştirdiği gölge oyunlarını. Yanan ateşin çatırtıları bahçedeki çamlara kabus olsa da başında uyuyanlara ninni olurdu.
Bahçe demişken içi böylesine güzel rüyalara gebe evin dışı da çocuk kahkahalarıyla dolup taşmaya çok müsaitti. Yüksek bir ağaç dalından asılmış bir salıncak mutlaka olurdu. Halatlar ayaklarımızı acıtmasın diye anne kokulu minderler vardı. Bir kere binseniz o salıncağa göğün zirvesine değecek gibi hissedersiniz. O yumuşacık rüzgar ipekten bir el gibi okşardı saçlarınızı. Büyük hayaller kuracak gibi kudretli hissederdiniz. Uzansanız eliniz bulutlara değerdi. Ah şu günümüzün salıncakları. Ne bulutlara değdiriyor ne kuş gibi özgür hissettiriyor. Gerçi çocuklar da göğe uzanmaya çalışmayı bıraktı ama… Bilemiyorum belki de biz unutturduk. Netice eskiden cam önündeki yere serili yataklarından göğü seyrederek uyurdu çocuklar. Ya şimdi: son derece konforlu aynı fabrikanın ürünü yataklar camı görse de camlar göğü değil karşı binanın duvarlarını görüyor. Diyelim şanslı bir çocuksunuz gökten üç elma düşerken baht sizi seçmiş. Göğü gören pencereniz var ama yıldızlar sönmüşse neye yarar ki. Yıldızlar da terk etti bizi, mevsimle de , masallar da… Ama ilk biz bu yaşayan nefes alan evleri terk ettik.
Gri duvarlar hangi çılgını cezbetti bilmiyorum. Bu yaşayan dumanı tüten nefes alan evleri hangi cani ölüme terk etti bilmiyorum. Ağaçları böylesine ıssız salıncaksız bırakmak hangi vicdana sığdı bilmiyorum. Bildiğim tek şey buradan geriye bir ben bir Heidi bir de şu terk edilmiş evler mezarlığı kaldı.
Şimdi bu harabelerin, taş yığınlarının içimde yürürken gördüğüm yıkılmış evler değil; mezarlarında çürümeye yüz tutmuş iskeletler. Ne mezar taşları var ne başlarında dua okuyanları. Çoktan unutulmuş, çoktan kaybolmuş. Bu mezarlığın bekçileri eskiden çatlakları yuva tutan böcekler. Bu mezarlığın çiçekleri her yeri fethetmiş yabani otlar. Bu kimsesiz ölülerin başında ağlayan bir ben, bir de şu engin orman.

Yorum bırakın