Kıraathanenin geniş penceresinin önündeki masasında, eski bir gazetede bulduğu tam sayfa bulmacayı çözüyor; bir yandan da camın arkasında usul usul yağmakta olan karı seyrediyordu. Yeni çırak, heyecandan titreyen elleriyle çay getirmiş ; gazeteyi de masaya bırakmıştı.Belli ki renkleri artık kirli  sarıya dönmüş olan bu sayfalar, burada uzun zaman ikinci bir çay tabağı vazifesi görmüştü. Gazetenin üstünde yatan bardak lekeleri, onda bu fikri uyandırdı.

          Kalemini çenesine dayamış düşünürken kimi zaman kıraathane sahibinin boydan boya Yeşilçam film afişleriyle süslediği duvarı inceliyor, bazen de gözü yan masada okey oynayan yaşlı amcalara takılıyordu. Öyle ki dışarıdan bakan biri, gözlerini kısıp dikkat kesilmiş bu adamın sohbete dâhil olduğunu; hafif aralık unuttuğu ağzından her an tartışmayı daha da alevlendirecek cümleler döküleceğini sanırdı. Oysa Cevat, o anda kendi iç alemine dalmıştı. Ancak radyoda çalan türkünün sesi belli belirsiz yüreğine sızıyordu. Hoş, o amcalar da yabancı değildi aslında. Kıraathaneye her geldiğinde onları hep aynı masada, aynı oyunu oynarlarken bulurdu. Başlarına taktıkları kasketleri ve giydikleri ceketleriyle sırtlarında Anadolu’yu taşıyan bu adamlar, sanki kıraathane kurulmadan çok önce de bu masada oturuyorlarmış gibi gelirdi.

         Cevat’ın bir sene önce öğretmen olarak atandığı bu küçük kasaba, onu yaşadığı beton şehrin beton duvarları arasından koparıp almış, türlü sıkıntılar yüklediği ruhuna sükûnet ve saadet bahşederek bağrına basmıştı. Ekseriyetle bahçeli, müstakil evlerin olduğu, en yüksek apartmanların dahi 3 ya da 4 katlı yapıldığı bu kasabanın sokakları;  çamur ve benzin kokardı. Kayalıklarının arasından çağlayıp da manzarayı ikiye bölen Yeşilırmak, dört mevsim aynı şiddetle akarken kıyısından geçenlere her şeye rağmen hayatın devam ettiğini hatırlatırdı. Cevat buraya çabuk alışmıştı. Başlarda öz vatanından ayrılmanın vermiş olduğu o boşluk hissini de büsbütün kaybetmişti artık. Irmak kenarında iki odalı bir ev kiralamıştı. Bazı akşamlar okuldan çıkıp – bugün de olduğu gibi- kıraathaneneye uğrar, birkaç saat sonunda hava kararınca dönerdi.

         Bir müddet daha oturduktan sonra önündeki bulmacadan da sıkıldı. Kalemini masaya bıraktı. Niyeti bulmacayı tamamlamak değildi zaten. Burada yeterince vakit geçirdiğine kanaat getirince yarım bıraktığı bulmacasıyla beraber içtiği çayın parasını da masaya bırakıp dışarı çıktı.

         Adım attığı yerde, ayaklarının altında ezilen karlar; soğuk bir sesle, ” hart hurt” makamında şarkılar söylüyor; Cevat ise yüreğini dinlendiren bu melodiyi dinlerken mest olmuş gibi dalgın adımlarla, yalpalaya yalpalaya evine doğru yürüyordu. Bir aralık kafasını kaldırdı, etrafını seyretti. Büyük, gri bulutların bağrında doğup, süzüle süzüle yeryüzüne inen kar tanelerine bakarken “Yaşamak şakaya gelmiyor.” dedi kendi kendine. Çok yerde okumuştu, herbir kar tanesinin eşsiz olduğunu. Ancak hepsinin ortak bir düşü vardı:erimemek için önce toprağa düşmek.

    Boşluğa uzanan bir dala yahut lambaya konmuş kar taneleri, çok geçmeden eriyip hiçliğe karışırken; toprağa düşecek kadar talihli olanları ise bir araya gelip koca koca yığınlara dönüşmüşlerdi. Bu küçük varlıklarda şahit olduğu yaşam mücadelesine hayret etti. Hâlbuki kendisi hep hayatından şikâyet eden insanlar tanıyordu. Oysa en bedbaht insana bile” yaşamak’ ‘hediyesi verilmişti. Yüreği, kar tanelerinde fark ettiği bu mucizeyi başkalarına anlatmak arzusuyla doldu. Sokaktan her geçenin yolunu kesip omuzlarından yakaladığı gibi şöyle bir silkelemek ,”Kıymetini bil aldığın şu nefesin!” diye yüzlerine haykırmak istiyordu. Fakat bu dondurucu soğukta bankın kenarına sokulmuş uyuyan bir kediyle kendisinden başka kimse yoktu dışarıda. Sıkıntıyla iç çekti. Kalın paltosuna iyice sarındı, hızlı adımlarla oradan uzaklaşarak gecenin karanlığına karıştı.

Yorum bırakın