Kızıl toprağın esir aldığı duvarlar, ay ışığında yanık bir tonla aydınlanıyordu. Rüzgâr hafif kum girdapları yapa yapa dönüyordu etrafımda. Uykuya dalan, duvarlarına kilimler sarılı evlerin dar sokakları arasında kediler, ayyaşlar ve benden başka kimse yoktu -ya da ben öyle ummak istiyordum-. Ilık rüzgârlar geri geri ittirirken bilmediğim sokaklarda hızlıca yürümeye çabalıyordum. Bir yandan da gözüm sürekli arkadaydı, çöpün ardından gelen o seslerde… Kedilere ait olduğunu bilsem de bir türlü inanmıyordu kalbimin bir tarafı. Her karaltıda her fısıltıda onlardan birini arıyordum. İçimdeki korkuyla daha hızlı adımlar atmaya başladım. Yollar labirentler gibi birbirine bağlanıyordu. Bir an geri dönüp beni bırakan arabayı aramayı bile düşünmüştüm, ki bu hızla gidersem Atlas Dağları’na bile varabilirdim. Çıkmaz bir sokağın kenarında kalan kolona sığınıp biraz soluklandım. Dizlerim titriyordu: Ben bu yabancı şehirden nasıl çıkacaktım? Başımı ellerimin arasına alıp düşünmeye başladım. Geceyi geçirebilecek bir yer bulup saklanabilirsem belki de sabah bir kervanın arasına karışabilirdim. Nereye gidecek ve gidebilecek bir araba nasıl bulacaktım? Elias
olsa hallederdi dedi iç sesim. Elias… Ölüsüne bile sahip çıkamamıştım. Gözlerim hafiften buğulandı. Silkelendim. Beni bulmaları an meselesiydi, hareket etmeliydim.

Fakir büyümüştüm. Kaldırım kenarında ayakkabı parlatan yahut orada burada çıraklık
yapan yetim oğlan çocuğuydum küçükken. Çoğu zaman soğuk sokaklar olmuştu yatağım. Ama şimdi yıldızlardan bile yabancıydım toprağa. Ayağımın altında eğreti kalıyordu sanki. Yürüdüğüm sokak giderek genişlemeye başladı, ucunda geniş bir caddeye bağlandı. Böyle açık alanlarda yürümem tehlikeli olsa da bir motel bulmam an meselesiydi. Üzerimdeki yırtık parkanın kapüşonunu kafama çektim. Rüzgar yönünde duvar diplerinden adımlayarak binaları incelemeye başladım. Şehrin merkezi kısımlarına (en azından saklandığım arabadan atıldığım caddeye) göre dışarıda kalan binalar oldukça eski ve küçüktü. Aşınmış yüzeyleri ve paslanmış demirleriyle, zar zor ayakta duran bir ihtiyar ehlini anımsatıyorlardı. Gecenin epey geç bir vakti olmasındandır ki tezgahların üstü kirli uzun kumaşlarla örtülü, dükkanlar ağır asma kilitlerle kilitliydi. Yoldan geçen birkaç adamdan gizlemek için yüzümü
çevirdiğimde kapısı hafif aralık bırakılmış içeriden soluk bir sarı ışık gelen o yeri gördüm. Birkaç katlı enine uzun eski bir bina, Motel Ionas…

Karşıya geçip dükkâna adımladım. Tüccarlıkla uğraştığım yıllarda biriktirdiğim paraları, Elias ile bu yolculuğa çıkarken yanıma almıştım. Tamamen kaybolmayı planlıyorduk çünkü… Güneşten nasibini fazlasıyla almış, bıyıklı, kilolu bir adam ve suratını kaplayan ince bir sırıtış karşıladı kapıda. Kurnaz gözleri heyecanla parladı. Adama yaklaştım. Geçmişte müşterinin ağzından öğrendiğim az
bir Arapçayla boş bir oda diyerek birkaç kâğıt para koydum önüne. Buralı olmadığım suratımda yazıyor olmalıydı ki, önümdeki paranın biriminden bile rahatça anlayabilirdi. Birden yüksek sesle itirazlar etmeye ve yüzünü ekşitmeye başladı. Sağır birinin bile rahatça anlayabileceği şekilde parayı işaret edip kafasını iki yana sallıyor, ellerini yanlara açıyordu. Para ya… Daha çok para istiyordu ama adım kadar emindim ki önüne koyduğum bile fazlaydı ona. Tamam öyleyse gideyim ben diyip paraları geri avuçladığım gibi koluma yapıştı eli. Bir çekmece açıp anahtar uzattı elime. Paraları cebine atıp üçüncü kat son oda diye seslenirken ben merdivenleri çıkıyordum bile.

Dar rutubet kokulu odaya girip yatağa bıraktım kendimi. Saatlerdir atlı gibi koşuyordum. Ama ne varmak istediğim yerdeydim ne de kovaladığım huzura bir gram
yanaşabilmiştim. Seneler önce bazı milletler kendi aralarında huzuru korumak niyetiyle bir birliğe varmışlardı. Nüfusu daha az olan ve sürekli işgallere gebe kalan kimi milletler, bir başkasının altında hep beraber yaşamaya karar vermişti. Ben ve Elias da o azınlık milletlerin kalan nesilleriydik. Gelecekte
yaşanabileceklere karşın yıllarca görüşmeler yapılmış azınlıkların milletin bir parçası gibi, ayrı tutulmadan yaşamaları için net kurallar belirlenmişti. Ama tabi imza atılırken bir ayak yukarıda kalmıştı… Zamanla azınlıklar haklarını kaybetmiş, bir başka milletin ayakçısı haline gelmişti. Ben de o ayakçılardan biriydim. Çırak olarak girdiğim bir dükkanda da çok küçükken tanışmıştım
Elias’la. Yıllarca çalışmıştık sırt sırta verip, önce bir ev bulmuş, sonra da zar zor kendi dükkanımızı açmıştık. İşler yoluna girmeye başladı derken ülke ayağımıza yeni bir çelme takmıştı. Biz, artık işçileriydik onların, köleleri,
hizmetkarları… Dişimizi tırnağımıza takarak açtığımız dükkâna el koyulmuştu bir günde. Yeni yasalarla ya birinin yanında işçi olarak çalışacak ya da evlere hizmetkar olarak seçilecektik. Seneler önce atalarımızın yaptığı anlaşmalar ve kazandıkları haklar bir hiçti artık. Yeni kurallardan sonra artık dayanamayıp ikimizin de sürekli yanıp tutuştuğu o konuya ses getirdik. Kaçmak…

Elias birkaç tüccar Persle bir anlaşmaya varmıştı. Şehrin doğu yakasından gidecek bir araçla bizi yan ülkeye geçirecek oradan da istediğimiz yere gidebileceğimiz başka birilerine emanet edeceklerdi. İkindi vakitlerine doğru belirlenen yerde buluşmuştuk. Araç hazırda bekliyordu el sıkıştık parayı verdik. Binmek için arabaya doğru ilerledik.

Bir el tüfek sesi geldi sonra.

Arkamı döndüğümde bacağına kurşun saplanan Elias acıyla yere yığılmıştı. Kirli kahve pantolonu nar rengi çiçeklerinden bir bahçeye dönmüştü. Kaç diye haykıran sesi göğü yarıp geçti. “Kaç Aether kaç!”. Tüccarlar bizi satmışlardı. Onu kanlar içinde yerde bırakıp alabildiğine koşmaya başladım. Ardımdan iki el ateş edildi. İkisi de isabetsiz kalmıştı. Üçüncüye fırsat olmadan ara bir yerden ormana girdim. Güneş batarken kuru yaprakları çiğneyerek bir o yana bir bu yana koşuyordum. Bir fabrikanın önüne dizilmiş kamyonların olduğu geniş bir açıklığa varmıştım, Planım, malzemelerle yüklenmiş araçlardan birine saklanıp, adamları atlatıp inmekti. Fakat kapılar kapandı ve araç yola çıktı. Marakeş’in merkezinde yük indirirken buldular beni. Biraz paralayıp atmışlardı beni araçtan. Onların dertleri olmasam yeterdi -ihbar etmeyi de eksik etmemişlerdi tabi-. Böyle düşmüştüm Marakeş’e. Ben düşüncelere dalmıştım ki alt kattan bağrışmalar yükseldi. Birkaç saat önce gördüğüm motel sahibinin sesiydi aralarından biri. Faslı olmadığını belli eden aksanıyla yarım yamalak Arapça konuşan başka biriyle tartışıyordu sanki. Bilmiyorum, diye bağırdı motelin sahibi. Karşı taraf, farklı bir dilde küfür olduğunu düşündüğüm birkaç kelime savurdu seslice. Ufak bir sessizlikten sonra üçüncü bir ses az önceki dille aynı olduğunu tahmin ettiğim bir şekilde araya girdi. Sonra odayı bir sessizlik kapladı ve konuşmalar muhtemelen duyamayacağım fısıltılara dönüşmüştü. Oda kirli sarı perdelerin ardından aydınlanmaya başlıyordu. Ayaklanıp cama yanaştım. Güneş Atlas Dağlarını aşarak Marakeş’i selamlıyordu. Günün ilk ışıklarıyla cadde canlanmaya başlamıştı bile. Yerli halktan olduğunu düşündüğüm birkaç kadın, ellerini avuçlayarak apar toparyanlarında götürdükleri çocuklarla caddeden geçiyor, birkaç esnaf hızlı hızlı selelerini tezgahlara dizip kalan eşyaları duvarlardaki çivilere takıyordu. Az önceki çocuklardan biri elindeki renkli topu düşürdü ve top yuvarlanıp motelin duvarının dibinde park edilmiş arabanın altına girdi. Gözlerim bir an arabaya takıldı. Sanki bir yerden tanıdık geliyordu. Herhangi bir araç olduğunu düşünerek odaya dönmüştüm ki birden tüm taşlar yerine oturdu. Araç Asya yoluna gittiğimizi sanırken önümüzü kesip Elias’ı vuran adamların aracının aynısı. Az önce alt kattaki yabancı bağrışmaları anımsadım. Beni arıyorlardı! Çok bile oyalanmıştım burada. Muhtemelen aşağıdaki paragöz herif bir iki naz yapıp birkaç kağıt karşılığında ötmüştü bile yerimi. Alelacele cebimden odanın anahtarını çıkardım. Kapıyı duyulmamasını umarak yavaşça kilitledim. Bir yandan da kulağım kapıda sesleri dinlemeye çabalıyordum. Merdivenleri çıkan adımların sesi giderek yükseldi. Onlar koridoru geçene kadar az bir vaktim vardı. Üzerinde vazo olan ahşap komodini kapıya iteledim. Toprak vazoyu kulpla kapı arasına sıkışacak şekilde kulptan geçirip tabanını komodine zoraki bir ittirişle yasladım. Çok dayanmayacak olsa da anahtarın görmeyeceği işlevi karşılayacak bir kilit yapmıştım. Birkaç saniye sonra kapı çalındı ve ardındaki kişi beklemeden sertçe kulpa yapışarak kapıyı açmaya çabaladı. Bense çoktan camdan kendimi bırakmıştım bile. Büyük bir gürültü koptu caddede. Deminki aracın üstünde koca bir çökük oluşmuştu. Önce şiddetle araca çarpıp sonra sırt üstü Arnavut kaldırıma düşmüştüm. Ayaklanarak esnafların meraklı bakışlarına aldanmadan koşmaya başladım. Otelin zıttı yönde bir caddeye daldım. Ardımı kontrol edecek vaktim bile yoktu. İlk bakışta tanıyamasam da başladığım caddeye geri dönmüştüm. Sabahın acelesiyle kurulan tezgahlar etrafımda bir labirent oluşturuyordu. Üstlerinden atlayıp aralarından geçmeye çabalıyordum. Hafiften kalabalıklaşan meydanda bana dönen yüzler artmaya başlamıştı. Geldiğim yöne doğru çevirdim başımı. Suratlarının yarısını koyu kumaşla örten o iki silueti zar zor seçmiştim ki bir masaya takılıp üzerindeki kınalarla yeri boyladım. Kınaların sahibi olduğunu sandığım kadın bağırıp çağırmaya başlamış ve zor bela kaçtığım adamlara bildirmişti yerimi. Hızlıca kalkıp etrafımıza üşüşen insanların arasına daldım. Kadını iyice kızdırmış bağırışları arttırmıştım. Kapüşonu örtüp kalabalığa yeniden karıştım. İlerlerken bir anda başlarında tülden eşarpları uçuşan sarı saçlı turist kadınların fotoğraf molasında sıkışmıştım. Adımlamaya çabalasam da bir türlü geçemiyordum kalabalıkta. Zaten nefes nefese kalmış kirli görüntüm fazla dikkat çekiyordu. Sinirden delirmek üzereyken bir fikir düştü aklıma. Bu istemsiz mola farkına varmamı sağlamıştı: oyunu yanlış oynuyordum.

Cebimdeki paraları pantolonuma sıkıştırıp rüzgâra bıraktım üstümdeki parkayı. Kamerasıyla meşgul kadının kenara koyduğu hasır şapkayı kafama geçirip süzmeye başladım etrafı, bir sakin turist gibi… Birkaç dakika içerisinde kafile toparlandı ve muhtemelen tur rehberi olan adamın peşinden bir arabaya bindik. Camdan dışarıyı izliyormuş gibi rol kesip adamları arıyordum fark ettirmeden. Kısa bir yolculuğun arından otobüs durdu. Kafileye uyum sağlayıp attım kendimi araçtan. Başımı kaldırdım girdiğimiz kemere bakabilmek için. Gare de Marrakech.

İstasyona varmıştık. Sıraya girdim diğerlerinin peşinden. Motele verdiklerinden geriye kalan birkaç buruşuk kâğıt parayı avuçlayıp çıkardım cebimden, dumanı tüten trenin önünde dikilen adamın eline tutuşturdum. Titreyen parmaklarımı fark ettirmemek için geri cebime sokuşturdum. Ne kadar verdiğimi bilmiyordum bile. Yetmiş olacak ki gülen bir surat ve bir de kâğıt uzattı önüme. Alıp koşar adımlarla trene attım kendimi. Telaşla birkaç vagon geçtim. Dizlerim artık tutmuyor gibiydi. Kâğıda bakmadan boş bir koltuğa oturup sindim. Trenin nereye gittiğini bilmiyordum ama beni kovalayanlar da bilmiyordu. Hatta trene bindiğimi yahut kafileyle buraya karıştığımı da… Derin bir nefes aldım. Atlatmıştım. Tekrardan bir rota çizerek yola koyulabilirdim. Tam o esnada bir el omzumu tuttu. Önce sargılı bir bacak çarptı gözüme, sonra yaslandığı ahşap bir değnek ve hafif muzip bir gülüş. Elias’ın gülüşü…

Yorum bırakın