Bir kış gününde aile dizileri izliyoruz eski, küçük, tüplü televizyonumuzdan. O siyah çerçevesinin dokusu hâlâ avuçlarımda… Görüntü karıncalanıyor arada bir. Dışarıda lapa lapa yağan kar… Düzeltecekmiş gibi bombeli cam ekranına vuruyorum parmaklarımla, vurmamla çıkan tok ses yerini elektriğin oluşturduğu cızırtılara bırakıyor. Turuncu, işlemeli kazağıma dökülen kısa saçlarım elektrikleniyor. Arkasın kurcalıyorum işin erbabı gibi.
“Babaa!”
Bir sesleniş, iki mızmızlanışla aşağı yolluyoruz babamı. Çanağı kaplamış karı süpürüyor gayretle. Saçları, bıyıkları henüz ağarmamış; başında siyah bir şapka. Kürekle bir yol açıyor kapının önüne. Ellerimizi pervaza dayamış parmak uçlarımızda yükselerek camdan dışarıya bakınıyoruz. Yılların çamı kara gömülmüş yarıya kadar. Sokak lambala-rı hafiften turuncu ışıklarını vuruyor pamuk gibi yığınlara. Sarıkamış sırtına beyaz örtüsünü alıp o en sevdiğim haline bürünüyor. Annem beliriyor eşikten alelacele, giyin şunla-rı da üşütmeyin diyerek birer çift patik geçiriyor ayaklarımıza. Yüzünün yorgunluğu daha az, kayan başörtüsündeki saçları daha koyu. Ben yine bir kutu lego yığmışım gri koltuğun kenarına. Ekranın gelmesiyle tekrar çeviriyoruz bakışlarımızı. Ahşap kapının çarparken yaptığı o ses çıkıyor. Babam giriyor içeri. Havayla ilgili iki laf ediyorlar annemle. Artık öyle eskisi gibi kar yağmıyor hiçbir yere. Ne sokak lambaları ne karlar hissettiriyor o sokakların huzurunu. Ve artık hiçbir kazakta, hiçbir binada bulamıyorum o sıcaklığı.Yuvam anılarda soluklaşıp kayboluyor.

Yorum bırakın