Mağara’mdayım.

Ne zamandır ki uzaktım mağaramdan. Şimdi yollar beni yeniden dağlara çekti. Maceram boyunca çok kez pusuya düştüm ve şimdi yaralarımı sarmak için maceramdan da feragat ediyorum ve mağarama çekiliyorum.

Şimdi bakınca şehir ne kadar da kaybetmiş beni? Bunu mağarama dönüp aylar önce arkamda bıraktığım birkaç parça eşya, bir tomar yazı ve düzinelerce kitapla karşılaşınca anlıyorum. Şu köşedeki sandukanın üzerindeki diş fırçası mesela? En son ne zaman kullanmıştım onu? Ya da lavabo teknesinin üzerindeki küçük ve yer yer sırları dökülmüş, karşısına geçince bakanı değil, bakılanı gösteren ayna? En son ne zaman onun sırlarını aşma gayretinde bulunmuş da o küçücük pencereden bilmediğim yerlere gitmeye çalışmıştım?

Bunları hatırlamıyorum. Hafızam artık pek çok konuda beni yanıltıyor. Çünkü çıktığım yolda, ne ayaklarım, en omuzlarım, ne de zihnim hafızam kadar yoruldu. Baştanbaşa yorgun bir hafızayla döndüm mağarama. Ondan fazla şey bekleyemem.

Ama bildiğim, hatırladığım, bir şey var: Mağaramdan uzaktayım aylardır. Aylar oldu, mağaramın yoluna yüzümü dönmedim ve belki adını bile geçirmedim zihnimin koridorlarından. Şimdi kürkçü dükkanına dönen tilki gibi hissediyorum kendimi.

Ama hayır, etkin rolüm bana iade edilsin, bu demek değildir ki şehir beni sindiremediği için beni şu dağın başına kustu ya da istenmeyen bir kedi gibi bir mağaraya bıraktı. Ben buraya kendi ayaklarımla, hür irademle ve feragatimle geldim. Şehrin burada olmama müspet etkisi varsa, o da bana mağaramı hatırlatmasıdır. Ben bildiğimden ve hatırımda kalandan sorumluydum. Mağara hatırıma düştüğünde üzerimdeki kıyafetlerden soyundum ve ahalinin tuhaf bakışları arasında “kendi” dağımın yolunu tuttum.

Şimdi gözlerimi kapatıp buradan ne kadar uzaklaştığımı hesaplamak maksadıyla üstünkörü bir geri sayım yapıyorum ve geri sayılan her günde, ne kadar çok yorulduğuma tekrar tekrar şahit oluyorum.

Şehir neden yaptı bunu bana? Şu an için bilmiyorum. Şehir de bilmiyor bunu, biliyorum. Hayatım bu noktada olandan ibaretmiş, gözlerimin önünde gittikçe daha sarih bir bilgiye dönüşüyor bu. Olanın ötesi yokmuş.

Şimdi tüm bunların ötesinde, ama hepsinin bilincinde, mağaramdayım. Tüm bunların ötesindeyim çünkü mağara bir tavırdır başlı başına; yalana, kine, geçiciliğe ve düşüncesizliğe.

İşte bu yüzden bu yaşımda göğsümü asil asil şişirip mağaramdayım diyorum ne zaman kâğıda kaleme dokunsam.

Mağaramdayım, çünkü bu beni var eden öz.

Mağaramdayım, çünkü yaşıyorum.

Filiz vermek için kabuğu kırmak lazım gelir derdim. Ne cüretmiş, daha tohum olmadan filiz vermeye çalışmışım.

Şimdi dilimden dökülen sözlerden hep bir kalp ağrısı ve boyuna yorgunluk okunuyor belki de. Halbuki Mağara bir direniş odağından başka nedir? Bir tavır alış değilse Mağara, şehirden ne kadar uzakmış, ne ölçüde münzeviymiş, ne önemi var?

Mağaramdayım, çünkü bu bir ölüm kalım meselesi!

Şimdi yavaş yavaş hatırlıyorum, bol bol yaşamaktan bahsetti şehirliler bana. Birbirinden tatlı, birbirinden çekici, birbirinden hafif… Ben ki, ne diyarlardan geçmiş; dağların, engin ovaların ve derin vadilerin rehberi, daim bir pusula taşırdım yanımda, yolum bana uysun diye, ne ki dünyanın kutuplarında pusulalar çalışmazmış, dünyamın kutbunda kayboldum yollar ararken.

Bu yüzden işte, duyduğum her söze itibar edip de yaşamaklar arasında kendime uygununu aradım. Omuzlardan geniş, omurgadan dimdik, pazulardan şişkin… Ve sonra unuttum ne aradığımı ben de. Bir dala uzanabilmek için bir başkasına tutunmam gerekti, sarmaşıkmış güvendiğim dallar, bir yere varamadım, o zaman anladım işte, hesabım doğruysa da metrem yanlışmış, sonra her ayna bakılanı göstermezmiş, baktığım aynalar bihabermiş benden.

Sonra bir zaman geldi, metremin yanlışından habersiz, dönüp durup hesaplarımı kontrol ederken ben, fark ettim ki unutmuşum.

Unutmuşum.

Neyi mi? Nereden bileceksin, unutmak zihinde bir oyuk açmaktır, neyin eksildiğini bilmesen de, bir boşluk vardır beyninin tam ortasında, ve sen anlarsın ki bu oyuk dolmadan yaşayabilmek kabil değil, artık tek dert vardır dünyada: oyuğu doldurmak; hani yıllarını verirsin ya bir işe, sonunda başarılı sayılmak için: ya da günler geceler boyunca anarsın ya “ruh eşinin” ismini, hepsi bu amacın altında yatar aslında: ta ki oyuk kapansın, yaşam devam etsin yeryüzünde.

Ben hep bir cevap arardım ya, şehir bana çokça karşılık verdi, ama ben ne aradığımı unuttum.

Şimdi uzak dağlarda, benim gibi mağaralarına sığınmış insanları düşünüyorum -Nietzsche’nin mağarası boş – neydi onları dağlara çıkaran? Sahte peygamber mi zannetti şehir halkı onları, toplum ahlakını bozan bir deccal mi bellediler? Ya da terk edişin karizmasına vuruldular da, gitmek gitmektir ve uzaklaşmak mutluluktur gibi bir felsefeyle dere tepe gezip bir mağaraya mı vardılar?

Peki ya ben nasıl geldim bu mağaraya? Dünyaya gözlerimi bu mağarada mı açtım, sahipsiz bir bebek olarak beni şu dağ başına mı bıraktılar? Seferi miydim yoksa, nereden ve nasıl; ve niçin arkamdan bırakmıştım o unutulmuş diyarı?

Ah, hatırlamıyorum.

Zihnimin ortasında koca bir oyuk!

Şakaklarıma vuran bir sızı hafızam!

Ve ben artık yoruldum, hatırlamak ve unutmaktan…

Mürekkebim bitmiyor, bu bahis yazmakla kapanmıyor. İnanıyorum ki zaman bana unuttuklarımı geri verecek. Şimdilik yorgunum. Sorularımı sahipsiz bırakmayacağım ama hiç değilse, bir süre durulmam lazım.

Yılgınlık ve yorgunluk akıyor, nereye baksam, gözlerimden,

Zaman, ilk defa lehime işliyor,

Uyku vakti geldi çattı.

Ben, Mağara’ma çekiliyorum.

Yorum bırakın