“Ben bela aramıyorum. Bela genellikle beni buluyor.” Bunlar Harry’nin sayfalar sonra yaşanacak olaylardan habersiz kurduğu cümleler. Saatlerine göre henüz okula varamayacakları kadar erken bir vakitte tren gittikçe yavaşlar, pistonların sesi kesildiği an rüzgar ve yağmur damlalarının vagonda yakalanan sesi artmaya başlar. Hiçbir uyarı olmaksızın ışıkların sönmesinden sonra Ron’un “Dışarıda bir hareketlilik var sanırım birileri trene biniyor.” dediğini duyarız. Kısa bir süre sonra boyu tavana kadar varan pelerinli bir şekil içeriye girer. Pelerinden ıslak ıslak parıldayan, grimsi, lekeli bir el çıkmaktadır. Kukuletanın altındaki o şey seride daha önce sadece adlarını duyduğumuz ruh emiciler ve bu an onlarla ilk karşılaşmamızdır. O sırada vagonda bulunanlar etrafın soğuduğunu hatta soğuğun kalplerinden geldiğini hissetmişlerdi. Sanki bir daha hiç neşelenmeyecekmiş gibi…

Yazar Rowling’in yaşadığı depresyon döneminin bir ürünü olduğunu öğrendiğimiz ruh emiciler, aynı zamanda depresyonun sebep olduğu yoğun duygu durumu için kullandığı bir metafor. Ruh emicileri yenmek için güçlü mutlu düşüncelere ve öğrenmesi zor ve emek isteyen Patronus büyüsüne ihtiyacımız var. Tıpkı depresyon ile mücadelenin zorluğu gibi.

Çikolata ise muggle ve büyücü dünyaları arasında hoş bir paralellik oluşturuyor. Ruh emici umut ve mutluluktan beslenirken çikolata da bunun tam tersi bir sakinlik hissi sağlıyor. (Harry çikolata yedikten sonra sıcaklığın parmak uçlarına kadar yayıldığını hissetmişti.) Ancak gereksiz çikolata tüketimi büyücülere de mugglelara da fayda sağlamaz. Çikolata sadece geçici bir çaredir. Ruh emiciler ile -ya da olumsuz düşüncelerle- mücadelede kalıcı bir çözüm için çeşitli yollar aramamız gerekir.

Muggle Okurlara Not: Gerçek dünyada da karşımıza çıkan ruh emici kişilerle pozitif düşünceler ve çikolata ile kurtulabilmeniz dileğiyle…

Yorum bırakın