Bu sakin adamın öyküsünü yazmak sanırım yalnızca kağıdımı harflerle kirletmektir. Ama elimde bir kâğıt varsa, bununla başka ne yapılır ki?
Ufak bir baş ağrısı, kafa karmaşıklığı ile sanki son kullanma tarihi geçmiş ayakları üstünde zar zor duran bu genç beyefendi düşünmüyordu artık. Daha doğrusu kafasında milyonlarca düşünce polen gibi savrulurken yalnızca içinden hapşırmak geliyor, kendini düşünenlerden sayamıyordu. Bu toz ve polen içindeki kafası artık alerjiyle doğmuş kalbine dayanılmaz geliyordu. Her zaman giydiği ekose desenli gömlek ve rengi solmuş süveterine rağmen görünüşü bitap olduğunu belli etmezdi. Hep yürüdüğü o yokuşta yine yürüyordu. Sağına soluna hiç bakmadan yaprakları eziyordu tedavi niyetine. Ses olursa korkmazdı tozlardan. Sigarasından bir nefes çekti, sanki yeniden öğrendi nefes almayı. Aslında sevmezdi dumanı ama nedendir bilinmez içerdi işte… Aslında biliyorduysa da nedenini, bunu tozların içine ittirip görmezden gelirdi. Belki duman olursa hapşırmazdı. Sahile yaklaştıkça suratına vuran rüzgâr şiddetini arttırdı. Sahil yoluna inince sigarasından son kez içine çekip ayak ucuyla çiğnedi sönsün diye. Bir gün gözlerindeki ışıltı da aynen öyle ezilerek sönmüştü. Sonrasında da hayaletleri peşini bırakmamıştı. O zamanlar bilmezdi tabi ışıklar kapanınca hayaletlerin geldiğini. ”İnanmam ben peri masallarına, çocuk muyum ben?” Çocukken evdeki kargaşadan kaçmak için çatıya çıkmıştı bir keresinde, uzanıp saatlerce göğü izlediğinde yıldız kaymıştı, hem de yedi kez. Acaba kayan yıldızlar insanlardan çalınan ışıltılar mıydı? Öyle olsa gerek, yoksa nasıl hem bu kadar güzel hem de bu kadar hüzünlü görünsünler. Besbelli kaçıyorlardı. Sonra aklına o gün çatıya çıktığı için azarlandığı geldi, babasının yüzü çok korkutucuydu o gün. Her zaman kırmızı, kocaman, öfkeli olan gözler onu hedef almıştı ya, o zaman perilere inanmak istemişti. Ama n’aparsın, çocuk yaşları erken terk etmişti beyefendi. Bunları da tozların içine üfledi sonra, banka oturup bir sigara daha yaktı.
Bu bank da polenlerden birisiydi sanırım, beyefendinin gözünden gömleğinin ucuyla hızla ortadan kaldırılan iki yaş süzüldü çünkü. Kız kardeşi okumaya yanına geldiği vakit bu bankta beraber simit yemişlerdi. Nasıl da heyecanlıydı ama… Hızlı hızlı ilk gününü, arkadaşlarını, dersleri anlatıyordu. Konuşmakla yemek arasında kararsız kalmış dudaklar arada öksürüklere sebep oluyordu. ”Al bakalım su iç, helal helal boğulacaksın.” Beyefendi o gün nasıl güzel gülüyordu kardeşine. Batan güneş kardeşinin gözlerini iyice aydınlatıyordu. Işıltılar her ikisine de bulaşmıştı birden, herhalde bu kadar ışıltı güneştendi. Parmağıyla tıklattı sigaraya, bu kez sanki başka bir anının kapısını çaldı. Tozlar rahat bırakmıyordu ki, bu anı polen gibi değildi; daha gri, daha acı, is kokan bir anıydı. Yere düşen izmaritten bulaşmıştı. Kız kardeşine yine batan güneş vuruyordu, ama güneş artık yalnızca kanda parlaklıklar oluşturuyordu. Kardeşinin yanına atmıştı kendini; ağlıyor, bağırıyordu. Yolun ortasında uzanan kızın kanı artık her kardeşe pay edilmişti. Onlar ömürleri boyunca kardeş payına sadık kalmışlardı çünkü. Ölüm bile bunu değiştiremezdi ki. Hastane koridorunda otururken adam, kendinde kalmak için parmak uçlarını soyuyordu, fiziksel acısı diğer acısını bastırırdı belki biraz daha uğraşsa. Elinde, üstünde kardeşinin kanı, parmak uçlarındaki kendi kanıyla birleşti.
Sonra kafasını önünden geçen balıkçı grubuna çevirmesiyle tozlar alt üst oldu aynı kar küresindeki köpükler gibi. Artık üçüncü sigarasının külleri onu mezarlığa taşıdı. Annesi bir yanda üzüntüden kendinde değilken, bu yakışıklı beyefendinin yüzü epey çirkinleşmişti. Gözleri o kadar şişmişti ki çevresini görebiliyor muydu bilinmez. Gerçi görse bile o an orada değildi. Sanki bir ameliyat yaparmış gibi pür dikkat toprak atıyordu kürekle. Çok dikkatliydi; başka hiçbir ses, görüntü, toz onu toprak atmaktan alıkoyamazdı. Uzun zamandır ilk kez toz yoktu, sadece toprak vardı.
Üflediği duman rüzgâra karışıverdi. Cebinden diğer paketi çıkardı. Bir tane daha yaktı. İlk paketi elinde yırtmaya başlamıştı. Ufuk çizgisine bakarken kafasındaki tozların yoğunlaştığı kısım onu rahatsız etti. Babası hiç sigara içmezdi, içtiyse bile o hiç görmemişti. Öyleyse sigaradan zarar gelmiyordur, diye düşündü. Gözlerini yumup dalgaları dinlemeye çalışsa da nafile. Bu kez hayaletleri gevezelik eder dururdu. Hepsi oldukça çenesi düşük şeylerdi. Şimdi diyeceksiniz: Hani bu adam hayaletlere perilere inanmazdı, hani çocuk değildi? Doğru diyorsunuz, ama dedim ya bu beyefendi düşünmüyordu diye. Baş kalmayan insanda yaş mı kalır? Gökyüzü bulutlu bir laciverte dönmeye başlamıştı artık, izmaritler de epey birikmişti. Mekanik hareketlerle kalkıp elindeki parçalanmış paketleri çöpe attı. Eve gitmesi lazımdı artık, annesi onu beklerdi. Sokak lambaları yanmaya başlamadan eve varırdı hep zaten. Yaprakları tabanıyla ezdi yine. Yapraklardan ve sigaradan zarar görmemişti hiç. Hem ses olursa hayaletleri korkardı belki. Beyefendi yola düşüp hava kararmaya başlayınca ben de harflerden anladım zamanın geçtiğini. Kâğıdı heba etmiştim işte yine. Hep kurşun kalem tozları dolmuş fark etmeden kâğıda, toza da alerjim var zaten.

Yorum bırakın