Uyandım. Yine günleri karıştırdım. Takvimle yollarımızı ayıralı epey olmuştu zaten. Pazartesi yahut salı, ne fark ederdi ki? Pazartesiyi salıdan farklı kılan neydi? Eskiden olsa bir farkı olurdu herhâlde ama şimdilerde pek bilemiyorum açıkçası. Üzerine de çok düşündüğümü söyleyemem. Zaten niye düşünecekmişim ki? Farkındalık ne getirdi bana şimdiye dek? Koca bir hiçlik. Hayır hayır! Hiçlik değildi. Daha çok sıra dağların bir karıncanın üzerine yıkılmasına benziyordu. Tabi burada karıncanın kim olduğu da aşikar. İşte tam bu noktada durdum. Vardı etrafımda karıncalar. Vardılar ama onlar da ya bir kuyunun dibinde ya da kırk adımlık bir çemberde dönüp duruyorlardı. Kuyuya merdiven, çembere çıkış diledim. Sonrada kafamı kuma gömdüm. Karınca olmadığıma şükürler ettim. Düz insandım ben, tıpkı diğerleri gibi. Benden milyonlarca daha vardı.  Bu da demek oluyor ki ne karıncalar gibi hapsolacaktım ne de yalnız kalacaktım.    
Düşünmekten kaçınarak yataktan kalktım. Perdeleri açmadım. Işığa ihtiyaç duymadım, güneşi özlemedim, bahar gelmiş mi yoksa yukarıda yine kara bulutlar mı var merak etmedim. Bu kötü alışkanlıklarımı bırakalı epey olmuştu. Neticede karınca olmaktan kaçınıyorsanız tek bir yolunuz vardı: tekdüzelik. Yüzümü yıkadım, aynaya gülümsemedim. Mutfağa gidip bir filtre kahve hazırladım. Ayılmak için kahve değil de temiz havayı kullandığımız günleri özledim. Hayır, özlediğimi sandım. Bu rahatsız edici düşüncenin bana yaklaşmasına izin vermedim. Bir düşmana karşı hudutlarını korur gibi zihnimi bu düşünceden kolladım. Odama gittim, dolabımı açtım. Herkesin giydiği aynı marka aynı model gri kıyafetlerimden birini giydim. İşte şimdi herkes gibiydim. Evden çıkarken gözüm köşede ki gramofona takıldı. Bundan da kurtulmalıydım, dinlediğim şarkılardan da. Beni düşünmeye zorlayan onlardı zaten. Onlardan da kurtulduğumda aynılaşmak için önümde hiç engel kalmayacaktı. Tabi bir de kitaplar vardı. Bir daha kitaplığıma bakmayacağıma yeminler ettim. Onları atacak kadar cesur değildim çünkü. Neticede bu da bir çözümdü. Kim bilir belki ileride üzerlerini kapatırdım.
Evde daha fazla durmadım. İşe geç kalacaktım yoksa. Dışarı çıkmadım. Gri apartmanımın gri asansörüne binip otoparka indim. Bir zamanlar her yere yürüyerek giderdim. Yürürken düşlerdim, yürürken gülümserdim, yürürken şiirler okurdum. Dedim ya vardı birtakım kötü alışkanlıklarım. Artık yok. Arabama bindim. Otoparkın kapısından çıkarken açıl susam açıl da demedim. Bunun gibi çocuksu eğlenceleri de bırakmıştım. Artık masallara kulaklarımı tıkıyordum.
İş yerime geldiğimde karşılaştığım insanlara samimiyetsizce günaydın dedim. Tebessüm etmemeye özellikle dikkat ettim. Masamın başına geçip çalışmaya başladım. Gün içerisinde rütbe olarak benden aşağıda olanları aşağılayıp, yukarı da olanlara da methiyeler dizmeyi ihmal etmedim.
Akşam olduğunda yine formaliteden iyi akşamlar deyip evime geldim. Sabah kendime verdiğim sözleri tutacaktım. Hatta şu kitaplığın üzerini kapatma fikrine şuan çok sıcak bakıyordum. Önce siyah bir çarşafla kitapların üzerini örttüm. Sonra gramofonu alıp çöpe attım. Boş kalmıştı o köşe. Epey rahatsız ediciydi. Neticede boş duvar demek, ona bakıp düşüncelere dalmak demekti. Bir ayna koyayım diye düşündüm. Böylece uzun saatler aynaya bakar, kendimi daha çok beğenirdim. Aynılaşmak bunu gerektirirdi.
Dışarı çıktım. Bir antikacı dükkanının dışında duran; ahşap çerçeveli, büyükçe bir ayna gördüm. Beni ona çeken bir şey var gibiydi. Düşünmeden karşısında durdum. İşte şimdi emeklerinin karşılığını görecektim .
Herkesin içinde hiçbir farkla ayrışmayacak, asla yalnız kalmayacak olan kendimi görecektim. Kafamı kaldırdım, aynaya baktım. Çığlık atmak istedim. Değiştirmek istediklerimin boğazıma sarılıp beni boğduğunu hissettim. Kendimi inandırdığım yalanların maskesi düştü. Aynada gördüğüm tek şeyse kafası karışık bir karıncaydı. Yerden bir taş alıp aynaya fırlattım, bin bir parçaya ayırdım.
Korkuyla uyandım. Yine günleri karıştırdım.

Yorum bırakın