Sonbaharın örtüsüne bürünmüş beldenin çıplak ağaçları -bir kaldırım kenarına sırasıyla dizilmiş- esen sert rüzgarların uğultusuyla sallanıyor. Yolları saran kurumuş yapraklar yılın ilk karıyla bezenmiş halde bir gelini andırıyor. Sokaklar sessiz, belde sakinlerinin tamamen eve çekilip çarşıyı ıssız bıraktığı saatler… Yüzüm semaya dönük, kollarım açık -göğü kucaklamak istercesine-. Usul usul gökten firar eden kar taneleri, kızıl sokak ışıklarından kaçıp yanaklarımı okşuyorlar. Üzerimde Malatya’nın ağaçlarına yakışır tonlarda uzun bir palto, ayaklarımda eski evden bulduğum çizmeler… Ezbere bir güzergâh çiziyorum bir başıma. Sessiz sokaklar çizmelerim altında ufalanan yaprak sesleriyle yankılanıyor. Mahallenin camiden önceki son sokağına sapıp köşeyi dönüyorum. İki katlı bir terzihane çıkıyor yolun sonunda, terk edilmiş bir yalnızlar mabedi… Ağır bahçe kapısını açıp ilerliyorum. Yıllardır el sürülmemiş, kirden buğulanmış camların ardından içerideki boş raflar ve tezgâh görünüyor. Paltonun ceplerini karıştırıp bulduğum bir dizi anahtarı sırayla demir kapıya deniyorum. Açılır açılmaz ittirip içeri atıyorum kendimi. Hızlı ama temkinli hareketlerle dükkânın eşyalarını geçip ahşap merdivenlere varıyorum. Bedenimi anlamsızca heyecan kuşatıyor, bunca zaman sonra ilk kez bu kadar yaklaşmış hissediyorum aradığıma. Merdivenlerin sonunda küçük bir hol karşılıyor. Yıllar boyu boyanmadığını bağıran krem rengi duvarlar üç ayrı odaya açılıyor. Rutubet kokulu duvarların arasına sıkışmış bir dolap ve hatırası genzimi yakan eski bir kilim… Gözyaşlarımı bastırıp köşeyi dönüyorum. Ve işte orada, eski beyaz döşeğin dibindeki sandalyede tüm çocukluğum oturuyor.Birkaç damla yaş boyuyor yanaklarımı. Vücudum kaskatı kesilmiş, az önceki deli cesaretimden eser yok. Sandalyesi cama dönük, gözleri ayaklarının dibine istiflenmiş kutularda. Fark etmiyor bile beni. Faydasız bir sürüklenişle yanına yaklaşmaya çalışıyorum. Gücü yetmeyen dizlerim yerle buluşturuyor bedenimi. Az önceki kutulara çarpıyorum, fotoğraflar saçılıyor içlerinden: Tam önünde fotoğrafların içindeyim, solgun dudaklarımda biçare bir fısıltı: Merhaba. Ağarmış kirpiklerinin sakladığı gök mavisi gözleri tepkisiz ve başı ilk anki gibi öne eğik. Umutsuzca tekrar deniyorum şansımı: Merhaba Baba. Bir titreme geçiyor dudaklarından. Bu sefer o mavi gözler benim durmak nedir bilmeyen gözyaşlarım ardında kalmış koyu harelerimi buluyor. Kalbim hızlanıyor, toparlanmaya çabalıyorum yüzünü daha net görebilmek adına. Anlayamayacağını bilsem dahi soruyorum, “Beni…”. Bir hıçkırık düğü eğip mlüyor boğazımı, “Beni hatırlıyor musun?”. Başını tekrar kaşlarını çatıyor. Kafa karışıklığının bir yansıması gibi çizgiler beliriyor alnında. Etrafa dağılan fotoğrafları karıştırmaya başlıyorum titreyen parmaklarımla. Ona beni hatırlatabilecek bir şeyler arıyorum. Kavradığım bir kareyi ona doğru uzatıyorum. Eski evimizin bahçesindeyim, 20 küsur yıl önce. Dizlerime kadar gelen mavi bir pantolon ve acısını hiç kaybetmemiş küçük yüzüm… Baharı müjdeleyen kayısı ağaçları ve yaralı dizlerim… Sıkı sıkı kavrıyor ona uzattığım resmi. Biliyor musun, diye başlıyorum. Gözleri elindeki fotoğrafta takılı: “Seni kaç yıl aradığımı?”. Göğsümde tarifsiz bir daralma başlıyor. Gözyaşlarımda boğuluyormuş gibiyim. Tüm bedenim titremelerle sarsılıyor. Gerçekliğinden emin olmak istercesine yüzüne doğru uzanıyorum. Parmak uçlarım yanaklarındaki kırışıklıklara çarpıyor. Ürperip hızlıca geri çekiyorum elimi. Boynumdaki atkıyı gevşetip bi’ kenara atıyorum, üzerimdeki palto omuzlarımdan kayıp yere çarpıyor. Bu zamana kadar karşılaşmamıza dair kurduğum onlarca senaryo… Şu halimiz onlardan hiçbirine benzemiyor. Böyle karşımdayken anlıyorum ki yıllar, ikimizden de çok şey çalmış. Artık ne gözlerine gökyüzümü sığdırmış o heybetli adam var ne de gökyüzüne sığınan o küçük erkek çocuğu. Gözlerimi tekrar ona çeviriyorum. Çatık kaşları ve boş bakışları… Sakinleşebilmek adına bekliyorum biraz. Bağdaş kuruyorum önünde, nizama sokmaya çalıştığım nabzımla etrafı inceliyorum. Krem rengi perdeler, girdiğimde açık olduğunu fark etmediğim holün lambaları, çarpıp devirdiğim kutular ve onun gözleri… Yine o gözlerde takılıyorum, dudaklarımı aralayıp konuşmaya zorluyorum kendimi: “Tekrar merhaba Baba”. Duraklıyorum. “Bir yabancının bedeninde karşına çıkan bu çocuk nereden başlasa yalan olacak bir hikâyenin doğrusunu öğrenmeye geldi yanına.” Ya da kendimi kandırıyordum ve sonucu göze alarak son bir kez de olsa seni görmeye gelmiştim. Burada kalıp her şeyi öğrenmek ve kaçıp seni bulamamışım gibi gitmek arasında büyük bir savaş veriyordu bedenim. Yumruklarımı sıkıp bir çabayla söze giriyorum tekrar:“Bundan 20 yıl önce Baba, o yaştaki bir çocuğun hafızasında anı saklayamayacağı yaşlarda ömrümün geri kalanında hiç unutamayacağım bir sabaha uyanmıştık. Sen, gece eve gelmemiştin; Annem ise bizi bir bahaneyle yataklarımıza yollayıp sabaha kadar seni beklemişti. Gün ağarınca ise sen değil, en yakın arkadaşının ölüm haberi gelmişti.” O sabahı anımsamak bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor. Yine boğazım düğümleniyor, bir süre söze devam edemiyorum. “Ve zaten bir daha eve gelmedin.” Bedenim tekrar titremelerle sarsılıyor. Gözyaşlarım ise yanaklarımdaki izlerinden geçiyor. Biraz durup sakinleşmeyi bekliyorum. “Günlerce hiçbirimizin boğazından tek lokma geçmedi. Haftalarca, hatta aylarca belki de, her akşam eve geldiğin saatte o kapının açılmasını ve içeri girmeni bekledik. Bir süre sonra Annem bizi komşuya emanet edip iş bahanesiyle kayboldu ortalıktan. Kabak gibi ortadaydı seni aramaya çıktığı. Ama eli boş döndü. Ortada ne sen vardın ne de sana dair bir iz, sadece ardından dönen dedikodular… Zaman istesek de istemesek de sensiz hayatımıza devam etmeyi zorunlu kıldı. Geceleri sessizce yastığına gömülüp ağlayan Annem ve hıçkırıklarını dinleyen iki küçük çocuk kalmıştı ardında. Giderleri karşılayabilmek için fabrikada işe girdi önce. Bir süre öyle yaşamayı öğrendik. Ama sen gittikten beş yıl kadar sonra sert bir bahar geldi Malatya’ya. O sene bahçemizdeki hiçbir kayısı ağacı çiçek vermedi. Ellerinle diktiğin o heybetli bahçe ardından yasını tutarmışçasına bir ipe sarınıp tabureden kendini bıraktı sanki. Birkaç yıl içerisinde neredeyse tüm bahçe kurumuştu. Artık yazları pazarda satacağımız kayısılarımız da kalmamıştı, elimizdeki son üç beş kuruşla geçinmeye çalışıyorduk. Annemin fabrikadan kazandığı hem bu koca evi ısıtmaya hem de karnımızı doyurmaya yetmemeye başlamıştı. Ablamın derslerini bırakıp işe girmesine gönlü el vermeyen annem, 2008’in sonlarında kayısı bahçelerinin olduğu arsayı satılığa çıkardı ve böylece tüm yuvamızı ardımızda bırakarak Yalova’ya, dedemlerin yanına taşındık. Ve ben, seninle olan tüm anılarımı ve kalp kırıklıklarımı o kayısı ağaçlarının dibine gömdüm.”Buğulu gözlerimi mavilerine çeviriyorum: “Ta ki şu ana kadar.”Gözlerimi yüzünden çekip zeminin eski tahtalarına döndürüyorum başımı, düşen iki üç damlayla ıslanıyorlar. Derin bir nefes alıp gözlerimi yumuyorum. Görüntüler diziliyor önüme, dedemin kanatlarının altına sakladığım tüm hatıralarım. İnce bir gülüş sarıyorum dudaklarımı. Ardından sindirmek istercesine bir yutkunma, tekrar derin bir nefes ve gözlerim yine onun gözlerinde. “Yıllarca dedemlerle beraber yaşadık. Senin yokluğunu kapayabilmek için bir dededen daha fazlasıydı her zaman. İlkokulu bitirdiğim yaz, beni mahalledeki esnafların yanına çıraklığa yollamaya başladı. Ve hayatımdaki birçok deneyimi o esnaf kapılarında, o kaldırım taşlarında kazandım. Seni tanıyan koca bir şehirden ve hakkında dolanan tüm o söylentilerden uzak olmak hayatımızı epey kolaylaştırmıştı ama mevzuyu tamamen kapatmamıştı. Onlarca hikâye dolanıyordu ortalıkta, neden kaybolduğunla ve nerelerde olduğunla alakalı; onlarca iftira. Zamanla hepsine sağır olmayı öğrendim -aslında bir bir içime atmayı-. Ama inan, küçükken hepsi çok dokunurdu. Konunun açıldığı her an kaçıp bir deniz kenarına sığınır, gözyaşlarımın karıştığı dalgalara seni anlatırdım. Gölgesine saklandığım kayısı ağaçları bir denize dönüşürdü. Fakat hiçbir zaman bahsi geçen hikâyeye inanmazdım, bir muallakta sıkışıp kalsalar da bilirdim: annemler de inanmazdı. Çünkü seni ve nahif kalbini bilirlerdi. İçten içe hiçbirimiz kabul edemezdik sana vurulan katil yaftasını.” İlgisini çeken bir şeyler duymuş gibi dikeliyor sandalyesinde aniden. Hareketlenmesiyle yerdeki eski tahtalar gıcırdıyor. Sert bakışları üzerimde, anlamıyor biliyorum fakat sanki anlattıklarımın devamını bekliyor.“Zamanla içimde bir yerlere gömmek zorunda kaldım seni. Önüme bakmalı, bu buhrana kapılmayıp Annemi ve Ablamı kollamalıydım -küçük bedenime bir vazife biliyordum güya bunu-. Sanki hiç yaşanmamış gibi davranmaya alıştım zamanla, güçlü gibi davranmaya. Ama onların kalplerindeki yırtıklara yama yapmaktan benimkinin ilmek ilmek söküldüğünü fark edemedim Baba. Şimdi anneannemin çeyizlik bohçalarını andırıyor yürekleri. Belki biraz derme çatma belki de biraz naftalin kokulu. Fakat biliyorum ki onları avutmaya yetiyor. Bir de dön benimkine bak.” Birkaç öksürük sıkıştırıyor araya. Onu bekleyip öyle devam ediyorum söze. “Bir ömür sürdürdüm böyle sessizce. Acılarımı bir tohum gibi yüreğime ekip içime akıttığım gözyaşlarıyla suladım, yokluğundan etkilenmiyormuş gibi davrandım. Sadece birkaç senemde yaşadığını sanabilirsin ama sen beni yokluğunla var ettin. Sen benim tüm çocukluğum, tüm hayatımdın.”“Yıllar içerisinde önce anneannemi sonra dedemi verdik toprağa. Seninle ilgili her şeyden vazgeçmiştim aslında. Dedemin taziyesine amcamların katılmasıyla ateşlendi fitilim. Taziyenin üçüncü günü -amcamlar Yalova’dan ayrılmadan hemen önce- yaşça küçük amcam acil bir telefon bahanesiyle bir odaya geçti. Kader beni o kapıda o konuşmayla nasıl kesiştirdi bilmem ama içimdeki bütün külü tekrar alevlendirmeye yetmişti. Tam zamanlı bir hasta bakıcıyla konuşuyordu telefonda. Senin adının geçtiği andan sonrasını anımsamıyorum bile. Tek bildiğim hastabakıcıya muhtaç halde bir kenarda yaşadığındı. Önce ismini aratıp olabileceğin her yerdeki hastabakıcıları soruşturdum. Tanımadığım insanların peşine takılıp seni aradım. Malatya’nın merkezinde buldum o ismi ama sana dair hiçbir bilgiye ulaşamadım. Yeri geldi o merkezin kapısında sabahladım, bakıcıların ayaklarına kapanıp yalvardım: Onca şeye rağmen çıtları çıkmadı. Bu süreçte Annemler ellerinde biriken parayla Malatya’daki satmaya kıyamadığımız o eve geri dönmüştü, dedemlerin vefatının üzerine daha fazla onların evinde kalmaya dayanamamışlardı -gerçi bu evimizin de taziye evinden bir farkı yoktu ya-. Her gün bir bahaneyle evden çıkıp can havliyle senin peşine düşüyordum. Tek tek olabileceğin her yere gittim, çıkabileceğin her kapıyı çaldım. Bütün arkadaşlarının, akrabalarının evlerini bir bir yoklayıp ağızlarını aradım. Ben sana ulaşamadan ölmüş olma ihtimaline karşı mezarlıkları dolaşıp ismini aradım baş tahtalarında. Uzun bir süre sonra senden neredeyse vazgeçmek üzereyken bu eski ev geldi aklıma. Bilinçaltımın bir köşesine ittirdiğim asıl yuvan. Babaannemin seni ve kardeşlerini bir başına büyüttüğü bu eve, annenin ekmek kapısına geri dönmüşsün.” Gözlerini kırpmadan beni izliyordu. “İlk solukta evde bıraktığın yedek anahtarları kapıp burada bittim Baba. Ben her şeyi anlattım, şimdi sıra senin sakladıklarını öğrenmekte.” Ayaklanıp hatıralarımda iz tutan bir defter aramaya başlıyorum. Babamın eski bir alışkanlığı: bir günlük. Şayet şu haliyle bana yaşananları anlatabilecek tek şey oydu. Dolaba, bazasın altına, en son da komidine… Hepsini detayla kurcalıyorum. Son anda çekmeceyi kapatmak üzereyken gözüme çarpıyor, ilaçların olduğu gözde orta yollu bir ilaç kutusuna koyulmuş cep boyu bir defter: Babamın yazıp atsa da yazıp saklasa da yazmasa da yaşayamayacağı sır dostu. Hızlıca çekip alıyorum içinden. Hiddetle sayfalarını karıştırmaya tarihleri takip ede ede o günü bulmaya çalışıyorum. 17 Nisan 2003. Şöyle başlıyor satırlar:“Bugün sevgili dostum, can yoldaşım kollarımın arasında can verdi. Onu korumaya gücüm yetmedi. Göz göre göre kurban gitmesine izin verdim. Ben aşağılık, ben beceriksiz, ben iğrenç bir adamım. Ona arka çıkmaya geldiğim bu yerden bile ellerimde onun cenazesiyle dönüyorum. Korkağın tekiyim. Orada durup bir kelime bile edemedim. Ağzımı açıp da karşı koyamadım. Üzerine silahı doğrulttukları an elini kavrayıp koşamadım bile. Üç el sıktılar üzerine, kıpırdayamadım. Sanki beni bir seyirci tutmuşlar bu cinayet tiyatrosuna. Benim gibi dost mu olur ha? Ben insana destek değil köstek olurum. Gerçek olamayacak bir umutla hastanenin çıkışına bırakıp uzaklaştım hızlıca. Bir de utanmaz gibi yaşayabileceğine dair umut besliyorum. Ben bu umudu bile hak etmeyecek bir adamım. Nasıl açıklayacağım insanlara? Nasıl anlatacağım onu tefecilerin öldürdüğünü, bana inanacaklar mı ki, ne kanıt sunacağım? Peki onları ispiyonladığımı öğrenince ne yapacak bu belalı tipler? Beni de öldürecekler. Gözlerini kan bulamış bu köpekler sadece benimle kalmayacak, aileme de el sürmeye çalışacaklar. Eşim, çocuklarım, kardeşlerim ne olacak? Arkadaşımın kimsesi yoktu, o mazlumun borcunu alabilmek için de beni arayacaklar. Ne yapacağım ben? Bir kenarda susup kalmak mıdır en iyi çare? Bir an önce parayı vermenin bir yolunu bulmalı kaçmalıyım bu adamlardan. ….”Anlayamıyorum. İşleri yoluna koyabilmenin onlarca yolu varken. Böyle acizce kaçışını kabullenemiyorum. Bu kadar basit olmamalıydı, diye mırıldanıyorum kendi kendime. Koca bir aileyi mahvedişinin altında böylesine basit bir korku yatmamalıydı. Sadece kaçmıştın, ellerin kana bulanmamıştı bile. İşlemediğin bir günahın cezasını hem kendine hem bize kesmiştin. Sadece korktuğun için… Midemde ani bir bulantı oluşuyor. Defter elimden kayıp düşüyor. Başım dönüyormuş gibi hissediyorum. Yer ayaklarımın altından kayıyor. Ani bir dönmeyle ona yöneliyorum. Sandalyenin kenarlarını kavrayıp gözlerimi üzerine dikiyorum. Ürkek bakışlar atıyor bana doğru. “Bu kadar mıydı ha? Bu mu bize çektirdiğin acıların sebebi ha Baba? İşleri yoluna koyabilmek, parayı kavuşturup yuvana dönebilmek varken gerçekten bunu mu seçtin?” Sesim daha da yükselip bir bağırtıya dönüşüyor. “Ne zorluklarla büyüdüğümüzü düşündün mü hiç, sensiz ne yiyip ne içtiğimizi, hayata nasıl tutunduğumuzu? El kadar bir çocuğun babasına atılan iftiraları sırtlanması ne kadar zordu haberin var mı? Sen gerçekten korkak ve beceriksiz bir adamsın. Ne aileni kollamayı becerirsin ne de bir başkasını. Çoğu zaman katil olmandansa orada arkadaşınla ölmeni bile diledim baba. Ama bu türlüsünü hiç düşünemedim. Bu kadar basit davranacağını tahmin edemedim. SENİ ARADIĞIM ONCA ZAMANA YAZIK OLMUŞ GERÇEKTEN. SEN BUNCA ÇABAYI HAK ETMİYORSUN. BİR KATİLLE YÜZLEŞMEYE HAZIRDIM, HATTA BİR ÖLÜYLE DE AMA BÖYLE BİR KORKAKLA: ASLA!”Öfkeden tir tir titrer haldeyim. Dişlerim birbirine çarpıyor, bedenim kramplar girmiş gibi ağrıyor. Nefes nefeseyim. Günlerce tutsak kalmış bir hayvan misalince eşyalara etrafında volta atıyorum. İrkiliyor ani hareketlerim karşısında. Ne kadar beklersem bekleyeyim yediremiyorum bu durumu. Saçlarımı avuçluyorum yolarcasına. Gözüm dönmüş halde bunca şeyin hesabını soracak birileri arıyorum. Hiddetle ona dönüyorum tekrardan. Başını eğmiş mavi gözleri kocaman olmuş, yaşlar süzülüyor yanaklarından. Hasta bedeni titriyor korkudan, bir yandan gözleriyle beni takip ediyor endişeyle. Sırtını sandalyesin yapıştırmış, geri çekilmeye çalışır bir halde; benden, öfkemden korkuyor. Ellerimle kapatıyorum yüzümü soluklarım avucuma çarpıyor. Yaptıklarımı düşünüyorum hareketsizce. Burada bağıra çağıra hasta, kimsesiz, zavallı bir adamdan geçmişin hesabını soruyorum. Anlayamadığı cümlelerin cevabını bekler gibi yakasına yapışıyorum. Kızdığım ucuz hareketlerin alasını sergiliyorum karşısında. Yere çömeliyorum sessizce. Sırtımı biraz önce kurcaladığım dolaba yaslıyorum. Göz göze geliyoruz aniden. Ürperiyorum. Bu kadar kısa süreye bunca şiddetli duyguyu sığdıramıyor yüreğim. Biraz sakinleşmesini korkusunun dinmesini bekliyorum hareketsizce, bir yandan da kendime kızıyorum yaptıklarım için. Ona kızmamın yersizliğini düşünüyorum: Bir cinayete tanık olmuştu, hem de arkadaşının ölümüne, tabi korkacaktı. Bir de üstüne başına bela sarmıştı. Başka birçok yolu vardı elbet ama atladığım da bir durum vardı: O oldum olası ürkek bir adamdı. Usulca ayaklarının dibine doğru sürünüyorum. Az önceki korkusunu bastırmak istercesine temkinliyim. Bakışlarımı üzerine kilitliyorum. Kırlaşmış saçlarında geziniyor gözlerim, üzerindeki yeşil kazakta, kırışmış ellerinde… Hareketleniyorum tekrardan, önce uzanıp elini tutuyorum. Hala az önceki hiddetimin etkisi var üzerinde. Gözlerimi kapayıp başımı kucağına koyuyorum. Şaşkınlıktan sanırım, canlanmıyor bir süre; akabinde saçlarımda geziniyor parmakları. İlk hali gibi sakinleştiğini fark edince tekrar aralıyorum dudaklarımı:“Belki tek başına daha rahat kaçabileceğini düşündün, belki de bizi korumak istedin beladan. Sandın ki bu bataklıktan uzak kalırsak üzerimize çamur sıçramaz. Ama yanıldın baba, biz bir olmadığımız müddetçe o bataklıkta boğulmaya mahkumduk. Belki seninle bu savaşı verseydik de yenilgiye layık kılınacaktık ama en azından sırtımızı birbirimize dayayacaktık. Eğer gitmeseydin, bizi bırakmasaydın… Eğer, eğer…”Bir hıçkırık kopuyor dudaklarımdan. Yanaklarımdan süzülen yaşlar dizlerini ıslatıyor. Elleri hala saçlarımda, hafifçe okşuyor ne yaptığını bilmez bir halde. Yumuyorum gözlerimi, ağlamam şiddetleniyor parmaklarını her hissedişimde. Hayatımda ilk ve son kez babam için böyle ağlayabilme hakkı tanıyorum kendime. Sakladığı o fotoğraftaki küçük erkek çocuğuna geri dönüp bağıra bağıra ağlamaya başlıyorum. Bu zamana kadar bastırıp da içime attığım tüm fırtınaların göz yaşlarımla bir olup kopmasına izin veriyorum. Hıçkırıklarım tükenene, nefessiz kalana kadar… Bilmem ne kadar zaman sonra düzene giren soluklarımın ardından başımı dikeltip yüzüne taraf dönüyorum. Ruhumdaki acının ona da sirayet ettiğini aksettiriyor gözleri. Yüzümü kucağında duran avuçlarının içine koyuyorum. Mırıldanıyorum sessizce: Bakma sen benim varsayımlarıma, böyle yaşanması gerekiyormuş ki yaşanmış. Acizliğim yahut acılarım, kaderin önüne geçebilecek değil ya.Son bir solukla ayaklanıyorum. Yerdeki paltomu ve atkımı alıp ilk girdiğimde dağıttığım fotoğraflara uzanıyorum. Her biri tarihli, ne zaman nasıl alıp biriktirdiğini bilmediğim onlarca fotoğraf… Hatta bazıları sen gittikten sonraki dönemler çekilmiş. Uzaklarda bir yerden bizi gözetliyordun belki de kim bilir? Fotoğrafları desteleyip kutularına geri yerleştiriyorum düzgünce, bulduğum defteri de çekmecedeki yerine. Hiç dokunulmamış, hiç okunmamış, sırlar açığa çıkmamış gibi… Gözleriyle beni takip ediyor tüm bu zaman boyunca, en son ona dönüyorum. Kollarımı doluyorum boynuna. “Belki bunca zaman büyümemizi izledin uzaklardan ama çektiğimiz zorlukları, sensiz olmayı bilemedin, bilemeyeceksin de. Ne rastladığın yabancıları sen sanmanın verdiği acıyı bileceksin ne içimi kaplayan ‘ya gördüğümde tanıyamazsam’ korkusunu. Ne bir gün senin kokunu, sesini, gülüşünü unutabilecek olmanın endişesini tadacaksın ne de bir güvercin kafesine benzeyen yüreğimdeki çırpınmaları hissedebileceksin. Sen baba, yokluğunun bende açtığı yaralarla asla yüzleşemeyeceksin. Arzu etsen de bu vakitten sonra yapamazsın çünkü bu hikâyenin devamı olmayacak. İster çocukça bir gurur say bunu ister sana vadettiğim özgürlük. Aldığın kararlarla seçtiğin yaşamı yaşayabilmen için avuçlarımdan uçup gitmene izin veriyorum. Yanlış anlama, terk ettiğin o aileye ve kaçtığın o hayata seni geri götürmeye niyetim yok. Sadece edilmemiş bir vedanın borcu kalmıştı onu alıyorum: Elveda.”

Yorum bırakın