İlk kez gün siyaha boyanmadan kalkışışım böyle bir şeye. Belki de daha önceden biriktirdiklerimin son noktası bir nevi. İzahına varamadıklarımın, kimselere anlatamadıklarımın yahut daha somut bir tanımla sürekli rollerin değiştiği bir kumar masasının son eli. Ve hiç şaşılmayacağı gibi ben de, sonradan dahil edilip poker suratların, hilebazların arasında başta kazandığı sandığı kuruşlar da dahil tüm varlığını kaybeden oyunun kurbanı. Öyle ki o bayıldığım soğuk ışıklı akşam vakitlerinin bile içimde saramadığı bir yara. Zar zor kabuk bağlattığım, herkesten sakladığım türden… Ve bu güzel akşamlara yakışmayacak bir deşilme, bir kanama… Yahut garip bir uyuşukluk sarmış etrafını ki artık bu son kesik bile acıtmıyor ilk seferki kadar. Kanıksamak mıdır yoksa farkındalık mı tartışılır ama durum bu ki hangi pencereden bakarsam bakayım yaşananlara dönük aldığım hasarları anlamlandıramıyorum. İşin sonunda ipin benim boynumdan geçirilmesini anlayamıyorum. Ayaklarımın altında oynayan bir tabure varken kimsenin duyamadığı çığlıklar koparıyorum: Hak etmemiştim. Bir bilseniz, bana üstlendirdikleri kötü rolü gerçekten sahiplensem de bir açılsa dilim, duysanız anlasanız da ben bunları hak etmemiştim. Tek bir yanlışım varmış o da boyalı suratlara kanmakmış, kendimi o yüzlere kanıp olduğumdan daha büyük sanmakmış. Uçurumdan itilecek ilk kişi de olsam kendimi korunan sanmakmış. Belki de bu ikincilliğim (ya da belki de üçüncüllük) beni kurban yapmış. Belki de mevzu bende hata olup olmaması değil de diğerlerinin arasındaki bağmış. Yüzünüz ak da olsa başkalarının aşkı sizi kara yaparmış. Ve bazen hayat anlatmak için birebir yaşatmak istermiş.İşte küslükler, bazen böyle amansız, sessiz serzenişlerle peşimi kovalamış. Bir anda meşhur atasözünün tavşanı oluvermişim.
17.11.23
Per aspera ad astra.
Öykü Sıla Kara

Yorum bırakın