Mağaramdayım.
Yüküm ağır. Yaşamak bu. Öyle hafife alınacak şey değil. Milyarlarca nefes var her saniyemde.
Nefesimde bütün bir dünyanın nefesi var.
Kolay değil. Bazen boğulacak gibi oluyorum. Bazen kaçmaya yer bulamıyorum. Ne çare? Bir
takvimim bile yok artık. Unutuyorum tüm randevuları. Akrep ve yelkovanın peşinde koşuyorum.
Yorgun muyum sadece?
Neden dumanlı oluyor ben uyurken gökyüzü? Neden artık kafamı yastığa koyar koymaz
uykuya dalıyorum? Neden sağ yanıma uzanınca aklımdan geçen bir isim yok?
Kolay değil, en basitine talibiz yaşamakların. Bu kanat hangi yükü kaldıracak? Uçmak bir
soyluluk belirtisi. Yürümekse atalet, böyle kanatların varken…
Olmasa mı yoksa hiç kanatlarımız? Kanadı olup da uçamamak iş değil madem, hiç kanatlarımız
olmasa, deve kuşu gibi gömsek kafamızı toprağa, daha mutlu olmaz mıyız? Ben gördüğümün çilesini
çekiyorum, duyduklarımla ağrıyor başım. Konuştuklarım batıyor en çok: Ruhumda tırmık izleri var.
Neden yaş aldıkça kaçmak bu kadar zorlaşıyor? Neden artık takvimler ve saatler hürlüğün değil
bağlılığın cetveli?Bir yandan bağları zorlarken diğer yandan alıp başını gitmenin son trenini kaçırmak
fena. Gitmenin hayali bile bu kadar avuturken seni, kalmak mecburiyetiyle yüzleşmek fena.
Ama hepsinden fenası ne? Hepsinden fenası, günlüğünün yapraklarının suda dağılması. Senden
geriye ‘sen’den başka bir şeyin kalmaması. Bir cisimden ibaret kalman. Öfkesi bile olmayan bir varlık
olarak yaşaman.
Öyle değil mi ya? Bazen öfke bile bir soyluluk göstergesidir. Bir fikrin ve inancın varlığını
gösterir. Fikir ve inanç ise şahsiyet sahibi olmanın başat unsurlarıdır. Şahsiyeti olmayana şahıs değil varlık
derim.
Kolay değil, şimdi bu satırları yazmak öyle. Dünya üzerindeki yığınla memurdan biri olan Raif
Efendi’nin, çalıştığı masada gizlice okuduğu Almanca romanlara ön söz olur bu yazdıklarım. İçinde
bulunduğun hayatın mazinde yatan hayattan, zeytinyağıyla su gibi ayrılmasının veciz ifadesi.
Neden hep gülmek zorundayım diye soruyorum. Ben ben olamadıktan sonra neden umursarım
müşteri memnuniyetini? Şu satırları yazarken gülmüyorum, gülmek zorunda hissetmiyorum. Mağara’nın
getirisi olmalı acı. Ya da ciddiyet, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da şu ki, mağara beni kendi
kalabalığımın sağanağından koruyor. Esirgiyor beni kalabalıklardan. Dışarıda ağzı kulaklarında gezmekle
yükümlü olan ben, kendi kendime kalınca böyle tuhaf oyunlara ihtiyaç duymuyorum.
Kolay değil, canım yanıyor. İster inanın ister inanmayın, hepinizden farklı bir dil konuşuyorum.
Hepiniz de birbirinizden farklı diller konuşuyorsunuz.
Ateşim yükseliyor. Artık sayıklıyorum.
Ey koca padişah, ey naif neyzen, Abdülhamid oğlu Selim-i Sâlis! Hakikatle, sen mi attın o
kıvılcımı samanlığa? Gerçekten nereye bakıyordu yüzün? Neye şifa istedin de nev’ini aradın düzenin?
2
Peki sen yedi tepenin hükümdarı, yedinci tacın sahibi Fatih, çok gördün, çok yaşadın, çok
okudun, neydi bu işin pusulası, yönü nereyeydi? Medeniyetleri taşıdın elinin üstünde de, hangi insanlık
meziyetiydi onları ayakta tutan, neydi kalabalığın kuru gürültüsünü bastıran?
Ya da sen Aristo! Var mıydı bu işin de bir orta noktası? Sokrates ne öğütledi sana insanlar
hakkında? Mağarasından her çıkan, saksıyı koruyabildi mi?
Sorularım artıyor, sayıklamam bitmiyor. Bir acı, kalbimden anılarıma doğru yavaş yavaş akıyor.
Acı aşısı iyi geliyor bana.
Birazdan defteri kapatacağım. Saat gece yarısına doğru akıyor. İçimde koyu bir his…
Bir kere düştüm bu dünyanın keşmekeşine. Bir kere daha düşer miyim, bilmem.
Ama bir uzlaşısızlık… Akıyor damarlarımda.
Ben Mağara’ma sığınıyorum.
Mağara, M. Sena Aksakal

Yorum bırakın